Umutlarımı Almayın

Herhalde cumartesi sabahı biri kalkıp “Beşiktaş–Galatasaray maçı berabere bitecek” dese, bütün Beşiktaşlılar bu skoru kabul ederdi. En azından “rakiple aramız açılmadı” derlerdi.
Fakat hayat farklı işliyor ve evdeki hesap çarşıya uymuyor.
Maç sonunda bir puana üzülen taraf Beşiktaş olurken, Galatasaray tek puanı kazandığına seviniyordu.

İlk 35 Dakika: Sojkaer’den Esintiler

Beşiktaş, özellikle Şenol Güneş’in ikinci döneminden beri büyük maçlarda çok akıllı oynuyor. Son üç sezondur ise dominant oyundan ziyade geçiş hücumlarıyla—yani eski tabirle kontra ataklarla—büyük maçlarda genelde istediği skoru almayı başarıyor.

Dün de bu tablo değişmedi. Özellikle ilk 35 dakikada topu rakibe bırakarak ve genelde 4-2-4 baskısıyla Galatasaray’ı karşıladık. Topu bilinçli şekilde Uğurcan’a yönlendirip oyun kurmasını engelledi ve buradan yakaladığı ataklar ile kornerler sayesinde ilk 12 dakikada oldukça etkili oldu. Bu dönemde Orkun’un serbest sekiz rolünde oynaması takımı ciddi şekilde ivmelendirdi. Bununla birlikte 1-0’lık skor üstünlüğü de geldi.

İlk 35 dakikada olumsuz olarak söyleyebileceğim tek nokta, skor üstünlüğü alındıktan sonra kaptığımız topları çok panik ve aceleyle kullanmamızdı. Bu anlarda final paslarını ya da vuruşları yeterince iyi gerçekleştiremedik. Eğer burada biraz daha dikkatli olsaydık, skoru 2-0 yapmak işten bile değildi.

Kırmızı Kart ve Miskinlik Hastalımığız

35. dakikada Galatasaray’ın 10 kişi kalması, bizim yine uyuya kalmamıza neden oldu ve miskinlik hastalığımız hortladı. Bu bölümde Galatasaray’ın biraz canlanması ve baskı yapması sonucunda, Ndidi ve Mert’in kaptırdığı topla golü yedik. Sanki 10 kişi biz kalmış gibi oynadık. Uğurcan'a hiç baskı yapmadık.

Bence bu miskinlik hâli ya da uyuşukluğun belli nedenleri var.

1. neden: Ndidi bir Atiba değil, hatta bir Josef bile değil. Topla ilişkisi sınırlı; daha çok kesici bir 8 numara gibi. Onu 6 numarada oynattığımızda pas akışında ciddi fire veriyoruz. Sonuç olarak Orkun oraya geliyor ve bölgeyi toparlamaya çalışıyor. Bu da hücumda eksilmemize neden oluyor.

2. neden: Rafa Silva’nın enerjisiz kişiliği. Rafa yapı olarak duygularını dışa vurmuyor. Lokomotif bir oyuncu olması gerekirken, bu özelliği takımı da miskinleştiriyor. Hoca’nın transfer dönemindeki teşhisi doğru: Bu takıma orta saha şart.

Kısa vadede Demir Ege bu sorunu çözebilir ve 6 numaradan hücumun bir parçası olabilir. Böylece Orkun serbest 8 pozisyonunda rahatlar. “Demir Ege gelince kim çıkar?” dersek, kısa vadede Bilal çıkabilir. Böylece Abraham'ın alternatifi, taze bir güç olur sonradan oyuna girişlerde.

Dün, altın tepsiyle sunulan bir maçı elimizin tersiyle ittik. Buna bir sürü bahane bulabilir, onlarca teknik neden sayabiliriz. Ama beni en çok üzen şey, tam umutlanacakken elimden umudun alınmasıydı. başka söze gerek yok. 

Yazarın Notu:

Bence hoca maçlık düşünmüyor; o daha uzun vadeli planlar yapıyor. Özellikle Ndidi–Mert’in pozisyonları ve son dakikadaki Juresek’in pozisyonu gibi anlarla, her fırsatta bu oyuncuları gözümüze sokuyor.

Dün Sergen Hoca maçı kazanabilirdi. Fakat bana göre, sanki kazanmak istemedi. Çünkü kazansaydık, “Bak, bu oyuncularla da oluyormuş” denecek ve vasatlık devam edecek gibi düşündü.

Hoca bu tavrıyla ya Beşiktaş’ı yukarı çıkaracak ya da kendisi gidecek. Tarzı bu: rulet oynuyor. Ya anka kuşu gibi küllerimizden doğacağız, ya da Sergen Yalçın efsanesi tarihte tatlı bir anı olarak kalacak.





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kan, Ter, Gözyaşı: Baskı, Hücum ve Dominasyon

Deveye Sormuşlar Neden Boynun Eğri Diye

Siyah Beyaz Bir Aşk Hikayesi